- Salı, Haziran 14, 2016
- 0 YORUM
Günün güzel geçsin can tacım,
Dün, önceki gün, daha önceki günler, yar yüreğimden, sevdim seni çok. Şimdi ve sonrasında, Mevla izin verdiği sürece, her zerremle seveceğim seni çok.
Aslında mesele ne bilir misin, ben sevmeyi seviyorum.
Enerjimi tamamlıyor.
Ruhumu tazeliyor.
Nefesimi yeniliyor.
Ömrümü bereketlendiriyor.
Var olana hamt ettiriyor.
Yüreğimi ferahlandırıyor.
Hoşgörümü çoğaltıyor.
Samimiyetimi besliyor.
Fedakarlığımı güçlendiriyor.
Bencilliğimi tüketiyor.
Kibrimi öğütüyor.
Öfkemi siliyor.
Ön yargımı temizliyor.
Kinimi bitiriyor.
Azmimi artırıyor.
Sebatımı canlı tutuyor.
Pes ettirmiyor.
Tembellikten koruyor.
Delice çalıştırıyor.
Mutlu ediyor, keyif, sevinç, huzur yaşatıyor.
Halimi usul usul melekleştiriyor.
Anlıyor ve hissediyorum, her duyguyu, inceden inceye.
Ve artık biliyorum ki,
Sevgi sözde değil özde olmalı, seven tene değil cana dokunmalı.
Canıma değdin, dokundun, taç oldun gönül cemrem, Elhamdülillah
- Salı, Haziran 14, 2016
- 4 YORUM
Hepimiz çeyrek gönüllerle seviyoruz aslında. Sevgi ihtiyacımızı doyurmuyor bu miktar. Hem sevilen yarım, hem seven yarım kalıyor. Tatminsiz, huzursuz, mutsuz oluşumuz hep bundan.
Tam olarak sevmeyi, kendi istek ve hırslarımızı eritip sevmeyi başarana kadar da bu devam edecektir. Yaşadıklarımız içimizi sadece ısıtır. Ilık et yenir mi, kanı ılımış, kokusu ılımış. Hayat ılıtır ruhumuzu, sadece aşk pişirir.
Ayıbını saklar gibi saklar ya kul yüreğini. Huuu Mevla görmek ister yarattığını. Saklamazsan söylersen çoğalır. Büyüdükçe içini, dışını, seni, çevreni kaplar. Ne kötü cimridir içinde yaratılan sevgiyi, sevdiklerine sunmaktan esirgeyen.
Dörde böl ruhunu, orada yaratan Mevla birinci çeyrek akıtıyor. İki fark edip şükründe olmak, şükrettikçe çoğaltıyor. Yarısı doldu mu gönlünün. Gelelim iki çeyreğe, saklamamak, keyif ala ala bangır bangır söylemek. İki nefeslik vaktin olduğunda ikisini de seni seviyorum için kullanmak. Kulaklarından sana gelen bu ses, senin sesin, söylediği senin sevgin, duyan senin duyduğun, ihya olan tamamlanan senin gönlün, razı olan senin Rabbin. Geriye kalan çeyrekse en zoru, seni unutacak hale getirmek, gözünde gözlerini, elinde ellerini, sesinde sesini bulmak, külliyen yok olup külliyen sevdiğin olmak.
Zor mu belli ki, zor mu belki, bu yüreğinin çekerine bakar. Ancak şu bir gerçek ki, kendinden geçmeyi öğrenemeyen ruhlar, gönül tadını alamazlar, sevginin sırlı dünyasına dalamazlar. Almadan vermeyi bilemezler. Dünyada hayal gibi yaşayıp, hayalet gibi korkuturlar.
Ruhun en çirkin yüzüdür kendini sevmek, kendisi için diye başladı mı başka hiç kimseyi bilmemeye kadar varır ucu. Kesen doğrayan el de olur, dil de. Evladına da uzanır, anne babasına da.
Çeyrek gönüllerle seviyoruz, ne doyuyoruz, ne doyuruyoruz. Asıl kıtlık ruhlarımızda, asıl savaş içlerimizde. Kan kokusu, kin kokusu, öfke kokusu da oradan geliyor.
Çeyrek gönüllerle severek yaşamış sayılmayız. Yaşayamayız...
- Salı, Haziran 14, 2016
- 0 YORUM
Ya Rabbi, bize ilim ver, ( cahillikten daha korkunç bir fakirlik yoktur) Hilm ile zinetlendir. ( öfke aklı giderir. Kırk gün ibadetlere ekstra sevap verilmez.) Takva ihsan eyle (dikkat ve özen göstererek, çirkinden sakınmak) Bizi afiyetle güzelleştir ( sağlık ve mutluluk ver ). Kalbimizi, kinden, hasetten ve hırstan koru...
Efendimizin sayısız dualarından, bir küçük kırıntıcık. Elleri semada, yüreği ümmetinde, niyazı Rabbine, diledi durdu ömrünce. Öğütledi de, " DUA İBADETİN KENDİSİDİR"
Mübarek Şaban ayındayız.İçinde Berat gecesini de barındıran. Efendimizin, Recep Allah' ın, Şaban benim, Ramazan ümmetimin ayıdır. Sizden her biriniz Şaban ayına girince, nefislerinizi temizleyip, niyetlerinizi iyi edinin buyuruyor. Nefsi temizlemek. Nefs isteklerimiz. İsteklerimizi gözden geçirip, pis olanlardan ayıklayın buyuruyor. Neler var isteklerin içinde. Geçmişte kalan, işleyip de deftere işlenmiş çirkinlerden bahsetmiyor. Geçmiş temizliği değil bahis konusu olan. Geleceğe şekil veren istekler. Gönlümüzde olup, bizi sürükleyen istekleri temizleyin diyor. Çünkü kirlenip, temizlenmek zordur. Temiz tutmak, daha kolay ve güzeldir. İstekler, niyetlerle hayat bulur. İstekler niyete ulaşmadan ayıklanıp, iyi niyetlere dönüştürülürse, ömür hem bu dünya hem ahiret için felah bulur.
Zaten bütün mesele o isteğin niyete dönüşürken bizi doğru çizgiden çıkarmaması. Dualarda bir nevi kredi sistemi ile muamele görür. Meleklerin şakası yoktur. Her niyet ve niyazı dilden çıktığı hali ile kayıt ederler. Zaman akar, bir iyilik, bir ibadet, sadaka bir şeyler birikir, dua hakkın, kredin tamam olur. Sırada kayıt edilmiş ne varsa, hop o gerçeğe dönüşür.
Boş konuşmamak, dili de temiz tutmak, niyetleri belirgin hale getirmek gerekir. Derdine düşüp istediklerimiz var. Onlar neden olmuyor o zaman demeyin, kredimiz yetmiyor.
Musa (A.S) Çölde bir insan cesedi görür öyle ki minik bir kaç parçadan ibarettir. Bir aslan parçalayıp yemiştir. Mevlaya dua eder. Allahım bu kulun nasıl bir hata yaptı da böyle bir ölümü hak etti. Cebrail (A.S) gelir ve cevabı getirir. Hayır bir hata yapmadı, günah da işlemedi. Daima duasında Cenneti Ala yı istiyordu. Yaptığı ameller onu hak etmeye yetmiyordu. Ecel zamanı gelince ona öyle bir ölümle, aradaki farkı kapattırdık. Cenneti Alayı hak etti artık, buyurdu. Şimdi dar görüşümüzle ne ölümlere ne yorumlar yapıyoruz. Neler neler söylüyoruz ne yaptı da öyle öldü. Öyle veya böyle öleceğiz hayırlı zamanda imanla inşallah.
Allah hiç ölmeyecek gibi dünyaya asılıp, altını üstüne getirmekten, hakkı hukuku hiçe sayıp, kul hakkına girmekten korusun. Kanunlar burada imtiyaz ve dokunulmazlık sağlayabilir ama ecelden sonra, dokunduğumuz-dokunmadığımız her şeye inceden inceye dokunulacak. Yok eğer yeni bir yasa çıkarıp ölmemek gibi bir pozisyon oluşturduysanız bilemem.
Dualar istikamet çizgilerimiz, yönümüzü belirler ler . Günlük plan, günlük hareket,günlük dualarımız olmalı. Bizim aklımıza gelmeyen dilimizde dizilmeyeni olsun diye beklememeliyiz. Konumumuza hal ve hareketlerimize de dikkat etmeliyiz. Zira mazlumun, misafirin, babanın duası ret olunmaz. Hakkım diye asılırken, zulüm eden olursak, umduğumuza sükunla talip iken muratları dizersek, sağ olan babaları ve can parçası evlatları hesaba katıp, planlar yaparsak vay halimize. Amma ince yürekle hepsine özen gösterip, dikkat edersek kazaya uğramamış oluruz inşallah.
Kandildi, beraat almak için dualar edildi. Gönüller heyecanlı boyunlar bükük , temiz avuçlar göğe açılmıştı, gözünden süzüleni elinin arkasıyla silenler, yanındakine sırtını sıvazlayıp destek verenler vardı, cami doluydu. Dualar candandı. Diledik ülkemiz için hayır ve huzur. Her yürek başka muratla dua etti A.B.C doğrularınca niyaz etti ama sonunda hayırlısını ihsan eyle cümleleriyle tamamlandı. Cenabı Hak, sayısız niyaz ve duayı ,meleklerine tasnif ettirip, sandıkları açacak ve hayırlı olan kim ise onu getirecek.
Biz hayrı dilemeye devam edelim. Öyle çok, öyle içten, öyle dolu dolu dileyelim ki dualar kaderi değiştirir sözüne mazhar olup ülkemizi, milletimizi huzur ve selamete götürecek olanlar gelsin.
Mevla görelim neyler, neylerse güzel eyler.
- Salı, Haziran 14, 2016
- 2 YORUM

Eve geldiğinde çok yorgundu, hızla ayakkabılarını çıkardı. Banyonun önünde durup, çoraplarını kirli sepetine fırlattı. Gömleğini, pantolonunu yine aynı hızla sepete fırlattı. Odasına gittiğinde sanki biraz rahatlamıştı.
Aynanın önünde durup kendiyle göz göze geldi. Günün ve işin tüm izlerini fırlatıp atmıştı.
Yüzü, gözleri, duyguları, korkuları, sorguları kendi miydi. Onları ne zaman giyip ne zaman çıkarıyordu.
Dolaplarımız rengarenk, kat kat elbiselerle dolu bedenlerimiz için. Peki ya ruhlarımızın kaç kat elbisesi var. Ne sıklıkla ve ne çabuklukla değiştiriyoruz. Saçını, rengini ne aralıkla yeniliyor, başkalaştırıyorsunuz.
Ayna da kendinizi bulabiliyor musunuz. Yoksa sizde mi arıyorsunuz. Bir zaman sonra otururdu karakter, şimdi daima dans halinde. Ne müzik lazım, ne zorluk, her an her figür mümkün içlerimizde.
Duruşunu korumak, sabitlemek kıymetliydi önce, ceviz ağacı gibi, sağlam ve sert. Şimdi alabildiğine esnek, değişken söğüt ağacı gibi, eğrik, büğrük ve yumuşak.
Hayat artık eskisi gibi bedenlerimize yüklemiyor yükünü. Her şey kolay ve çok. Ruhlarımıza biniyor, abanıyor, çöküyor. Nefes almak için, sağlam kalmak için veya zarar görmemek için bölünüyor da bölünüyor kişiliklerimiz.
Kalabalık yaşıyoruz içimizde. Kim bilir kaç kimlikle. Sığmıyor bir kişiliğe tüm isteklerimiz. Başka başka kapılar, odalar açıyoruz. Başkalaşıyoruz. Yoruluyoruz. Yoruyoruz. Anlaşılmaz, geçinilmez oluyoruz.
Efendimize (sav) sormuşlardı, " din nedir " uzun uzun cümleler, teknik terimler, yapılacak işler sıralamamıştı. Tek kelime söylemişti. Ateş gibi sıcak ve yakıcı "SAMİMİYETDİR" duru, dupduru olmak. Bakınca görünenden başka, gizli odalarının olmaması.
Gözlerinde saklı bahçelerde, zehirli sarmaşıklar beslememesi. Kanyonlar olmaz mü'minin ruhunda.
Güvenilir ve açıktır. Samimiyet ölçümüz nerelerde. Dinin neresindeyiz. Din bizim neremizde. Kol çantamızda, kimliğin ön yüzünde mi. Yoksa ruhumuzda ta özümüzde mi.
Ahlakın kaçıncı katında, ahlak bizim hangi kısmımızda. Çekmecelere attığımız küçük bir anlaşma mı, yoksa damar damar tüm hatlarıyla varlığımızda mı.
Samimiyet, ilk önce onu yok ettik. Dilimiz kıvrım kıvrım sevgi naraları atıyor. Bol keseden sana, bana, ona. Canlı, cansız her varlığa.
Yüreklerimiz, hırs, öfke, kin kusuyor yalnız kaldığında. Kusurlarını söylemiyoruz dostlarımızın, arkasından destanlar döküyoruz herkesin yanında.
Yüz yüze gelince gözlerin gülerken, yüreğinin kızarmamasıdır samimiyet. İçeride tepinip çığlık atarken yüreğin, dilinin başka masallar anlatmamasıdır. Gösterdiğinden ibaret olmak, arka tarafta başka yüzler saklamamaktır.
İki yüzlülük, ne kadar ince imiş eskiler, sadece iki tane yüz. İyi ve kötü. Şimdi hepimizin iki yüz yüzü var. İki yüz nerede iki yüz, yüz nerede.
Samimiyet, yüreğine makyaj yapmamak, kostümlere bürüyüp saklamamak, tüm kıvrımları, ince çizikleri, çatlaklarıyla, duru saf, ortaya koymaktır.
Samimiyet bir iç sunumudur. Duruluğundan emin olacaksın ki örtmeyesin. Yürek ister, göstermek için ve görünmek için. İçinde çamur çökek, kir pasak bulunan bir yürek elbette bir şekilde saklanacaktır.
Samimiyet, dilsizdir. Gözlerden okunur. Davranışlardan yaşanır. Ölçüsü öyle incedir ki, bir milim oynasa kibir, bir milim oynasa laubalilik.
Kıymetli ve yücedir. Cennet 'e götüren en kestirme ve kısa yoldur.
Huzurun kapısı, sükunetin ön bahçesidir. İnsanın kendine verebileceği en büyük değer, etrafındakilere verebileceği en yüce lütuftur.
Samimiyet, kaybettiğimiz manevi atmosferin temelidir. Başlangıç noktası, devam garantisidir. Güvenin, sevginin, hoşgörünün, sadakatin mayasıdır. Cevherinin ayarıdır. İnsan olma kıymetinin karat değeri.
Önce tenha da bir iç temizliği, sonra o duru ve temiz yüreğin meyvelerinin ikramı. Aslında ruha nefes aldırma adına, huzuru yakalama adına sinelerimizin kaçınılmaz ihtiyacı. Uykuya tebessüm eden bir yüzle dalabilmenin şifresi.
İmanın yüreğe verdiği kuvvettir samimiyet, onu yitirmek o kuvvetten mahrum bırakır insanı.
Ya göründüğün gibi ol,
Ya olduğun gibi görün...Mevlana(ra)
Ya da bırak zaman öğütsün seni...
Aynanın önünde durup kendiyle göz göze geldi. Günün ve işin tüm izlerini fırlatıp atmıştı.
Yüzü, gözleri, duyguları, korkuları, sorguları kendi miydi. Onları ne zaman giyip ne zaman çıkarıyordu.
Dolaplarımız rengarenk, kat kat elbiselerle dolu bedenlerimiz için. Peki ya ruhlarımızın kaç kat elbisesi var. Ne sıklıkla ve ne çabuklukla değiştiriyoruz. Saçını, rengini ne aralıkla yeniliyor, başkalaştırıyorsunuz.
Ayna da kendinizi bulabiliyor musunuz. Yoksa sizde mi arıyorsunuz. Bir zaman sonra otururdu karakter, şimdi daima dans halinde. Ne müzik lazım, ne zorluk, her an her figür mümkün içlerimizde.
Duruşunu korumak, sabitlemek kıymetliydi önce, ceviz ağacı gibi, sağlam ve sert. Şimdi alabildiğine esnek, değişken söğüt ağacı gibi, eğrik, büğrük ve yumuşak.
Hayat artık eskisi gibi bedenlerimize yüklemiyor yükünü. Her şey kolay ve çok. Ruhlarımıza biniyor, abanıyor, çöküyor. Nefes almak için, sağlam kalmak için veya zarar görmemek için bölünüyor da bölünüyor kişiliklerimiz.
Kalabalık yaşıyoruz içimizde. Kim bilir kaç kimlikle. Sığmıyor bir kişiliğe tüm isteklerimiz. Başka başka kapılar, odalar açıyoruz. Başkalaşıyoruz. Yoruluyoruz. Yoruyoruz. Anlaşılmaz, geçinilmez oluyoruz.
Efendimize (sav) sormuşlardı, " din nedir " uzun uzun cümleler, teknik terimler, yapılacak işler sıralamamıştı. Tek kelime söylemişti. Ateş gibi sıcak ve yakıcı "SAMİMİYETDİR" duru, dupduru olmak. Bakınca görünenden başka, gizli odalarının olmaması.
Gözlerinde saklı bahçelerde, zehirli sarmaşıklar beslememesi. Kanyonlar olmaz mü'minin ruhunda.
Güvenilir ve açıktır. Samimiyet ölçümüz nerelerde. Dinin neresindeyiz. Din bizim neremizde. Kol çantamızda, kimliğin ön yüzünde mi. Yoksa ruhumuzda ta özümüzde mi.
Ahlakın kaçıncı katında, ahlak bizim hangi kısmımızda. Çekmecelere attığımız küçük bir anlaşma mı, yoksa damar damar tüm hatlarıyla varlığımızda mı.
Samimiyet, ilk önce onu yok ettik. Dilimiz kıvrım kıvrım sevgi naraları atıyor. Bol keseden sana, bana, ona. Canlı, cansız her varlığa.
Yüreklerimiz, hırs, öfke, kin kusuyor yalnız kaldığında. Kusurlarını söylemiyoruz dostlarımızın, arkasından destanlar döküyoruz herkesin yanında.
Yüz yüze gelince gözlerin gülerken, yüreğinin kızarmamasıdır samimiyet. İçeride tepinip çığlık atarken yüreğin, dilinin başka masallar anlatmamasıdır. Gösterdiğinden ibaret olmak, arka tarafta başka yüzler saklamamaktır.
İki yüzlülük, ne kadar ince imiş eskiler, sadece iki tane yüz. İyi ve kötü. Şimdi hepimizin iki yüz yüzü var. İki yüz nerede iki yüz, yüz nerede.
Samimiyet, yüreğine makyaj yapmamak, kostümlere bürüyüp saklamamak, tüm kıvrımları, ince çizikleri, çatlaklarıyla, duru saf, ortaya koymaktır.
Samimiyet bir iç sunumudur. Duruluğundan emin olacaksın ki örtmeyesin. Yürek ister, göstermek için ve görünmek için. İçinde çamur çökek, kir pasak bulunan bir yürek elbette bir şekilde saklanacaktır.
Samimiyet, dilsizdir. Gözlerden okunur. Davranışlardan yaşanır. Ölçüsü öyle incedir ki, bir milim oynasa kibir, bir milim oynasa laubalilik.
Kıymetli ve yücedir. Cennet 'e götüren en kestirme ve kısa yoldur.
Huzurun kapısı, sükunetin ön bahçesidir. İnsanın kendine verebileceği en büyük değer, etrafındakilere verebileceği en yüce lütuftur.
Samimiyet, kaybettiğimiz manevi atmosferin temelidir. Başlangıç noktası, devam garantisidir. Güvenin, sevginin, hoşgörünün, sadakatin mayasıdır. Cevherinin ayarıdır. İnsan olma kıymetinin karat değeri.
Önce tenha da bir iç temizliği, sonra o duru ve temiz yüreğin meyvelerinin ikramı. Aslında ruha nefes aldırma adına, huzuru yakalama adına sinelerimizin kaçınılmaz ihtiyacı. Uykuya tebessüm eden bir yüzle dalabilmenin şifresi.
İmanın yüreğe verdiği kuvvettir samimiyet, onu yitirmek o kuvvetten mahrum bırakır insanı.
Ya göründüğün gibi ol,
Ya olduğun gibi görün...Mevlana(ra)
Ya da bırak zaman öğütsün seni...
- Salı, Haziran 14, 2016
- 1 YORUM
Markalara sıkışmış , dar bir dünyada mı yaşıyorsunuz. Kıyafetiniz podyuma çıkan bir mankenin ki kadar uyumlu ve ahenkli mi oluyor. Yoksa haftanın şıkı-rüküşü diyen paparazzilerin gözü üzerinizde mi sanıyorsunuz.
Rahat bırakın kendinizi. Dışarı çıkmanın tadını çıkarmak için gevşeyin, uyumsuz bir şeyler giyerek de mutlu olabilir insan. Yeter ki temiz olsun.
Bazen sokağa çıkınca düşünüyorum az ileride bir otobüs bu gençleri indirmiş, biraz sonra alıp götürecek her halde. Öyle aynı öyle birbiriyle benzeş kıyafetler ki yatılı okul çocukları gibi.
İstanbul' da hafta sonu deniz okulları, polis okulları, yatılı subay okulları öğrencileri çıkardı sokağa. Hepsi jilet gibi pırıl pırıl, hepsi fabrika ürünü gibi tek tip aynı. Onlar geliyor aklıma. Botlar aynı. Şu bot mu, spor ayakkabı mı , postal mı ne olduğunu anlayamadığım yahut adlandıramadığım keten uzun bağlı ipli, renkli desenli ayakkabılar. Neredeyse düşecek gibi duran pantolonlar, yenisini alamadan büyümüş gibi emanet minicik badiler eğri büğrü garip tuhaf yapıyor görüntülerini. Oysa daha orantılı daha orijinal kıyafetler ile hem bedenlerinin zarafeti ortaya çıkacak ve hem de az önce bu şık çocuğu görmüştüm, yahut zarif kızı görmüştüm diyebileceğiz. Oysa şimdi ayırt edemiyoruz. Az önce de böyle bir şey geçmişti, bunlardan ne çok var diyoruz.
Hiçbir özellik, hiçbir detay yok, kişiliklerini, zevklerini, tavırlarını ortaya koyan. Kokular ve aksesuarlar bile fix. Sıkıcı, bunaltıcı, boğucu.
Ne olacak kendine uygun bir pantolon, zevkine uygun bir badi seçsen, yakalayacaklar mı. Yoksa satılmıyor mu artık.
Farklı olmak cesaret ister. İçinde hissedebildiğin gibi düzenlemek dışını, yürek ister. Nadir de olsa böyle radikal tipler olur. Hiç bir moda, akım, yeni deyimle, trend onları etkilemez. El örgüsü kazakla, kumaş pantolon, kırmızıyla kahverengi, bordoyla maviyi, mor pembeyi, giyebilirler. Görüntüleri umurlarında olmayan cesur yürekler, fikirlerini de öyle özgür ifade ederler. Korkusuzca ortaya koyarlar. Sürü psikolojisine yenik düşmezler.
Eskiden ben de aynı otobüsten inenlerdendim. Yani basma kalıp, tek tip özenirdim özgür olmaya, cesaret edemezdim.
Büyük şehirlerde biraz daha kolay dilediğince giyinmek, davranmak. Küçük yerlerde herkes birbirinin paparazzisi. Korkuluyor, aman ütüsüz olmasın, aman rengi uygun olsun. Sırf o renk çantası yok diye o ayakkabı raf bekliyor. O kolye çekmecede kalıyor.
Bütçelerin büyük bir kısmı giyime, zamanın büyük bir kısmı hazırlanmaya, hayalin büyük bir kısmı kıyafet planına harcanıyor. Yazık değil mi. Halbuki hayatta çok daha önemli görevler var.
Nasıl giyindiğimiz değil, nasıl düşündüğümüz, nasıl yaşadığımız önemli. Çevresini gören gözlerden olmadıktan sonra, çevrenin bizim kılığımızı görmesi gözetmesi neden önemli olsun.
Şekilcilikten ibaret yaşamlarla daraltık dünyamızı. Taklitle, özentiyle sildik ufkumuzu. Para tuzaklarına, reklam hilelerine kapılıp kaldırdık kişilik özelliklerimizin ince izdüşümlerini.
Hayat avuçlarımıza sığan teknolojik aletlerle küçüldü. Beşi çıkınca üçü ucuzlayan, arkasına önüne kamera iliştirilmiş rengarenk oyuncaklar. Telefonun kadar sözün geçer, olmuş. Eskiden yaşanan kıymetli zamanlar vardı, kayda değer. Baktıkca onun lezzetini aldığımız. Şimdi her anı kayıt edip yaşarken bile keyif alamadığımız günlerdeyiz.
Geçen gün hastanede sıra bekliyorum. üç liseli kız geldi. Birinin ciddi ateşi var ayakta duramıyor. Kayıt oldular. Ateş ölçeri alıp dışarıda sıra beklemeye başladılar. Hemen telefonu açıp monitörde ismini çekti. Telaşla paylaş paylaş herkes beğensin dedi. Sonra monitörün önünde bir de selfie çekildiler tam oldu.
Bilmem kaç beğeni, kaç geçmiş olsun aldı.
Yakınım öldü, yazısına beğeni yapan bir millet olduğumuzu sindiremiyorum.
Ruhlarımıza kör olup, görüntümüze esir olmayı kabul edemiyorum.
Özelliklerimizi keşfetmeden, yönlendirildiğimiz kalıbı kabul etmeye dayanamıyorum.
Aynada gülüşlerimize bakıp, sevgilerimizi gözden geçirelim. İhtiyacımız gönüllerimizin renkleriyse dışlarımızla zaman kaybetmeyelim. Birey olmanın, özel kalmanın tadını keşfetmek ve çıkarmak dileğiyle.
- Salı, Haziran 14, 2016
- 0 YORUM
Benim için önemli olan ilk kelime ilk ifade idi. Şaşırtmadan tamamı tek kelime söyledi. SAKİN. Sonra sıraladılar ama ilk ifade sadece sakindi.
İnsan ruhu çok karmaşık bir yapı. Ömrünü eğlenmek, hareket etmek, aksiyon için harcayacak parayı, kazanmak için harcar. Ömür tükenir bu uğurda. Sağlık, gençlik, bazen arkadaşlık ve dostlukta tükenir. Zannedersiniz hayat hareket ve coşkudur. Ancak coşkunun ve sevincin doruğunda durur, soluklanır insan ve o anlık sükunete aşkla muhabbetle, işte bu, HUZUR der.
Ruh, sükuta endekslidir aslında. Sessiz ve yalnız bir zaman kollar '' HUZUR'' işte demek için. Misafirlerin kalabalığını sever, keyif alır, yorulur, hepsini gönderip ortalığı toparlar ayağını uzatıp yalnız ve sessiz kalınca işte "HUZUR" der.
Uyurken yanında biri olsun diye çırpınır, uyanınca yalnız şekerlemek, uyuşup, mayışmak için her şeyi verir.
Çayı dostlarla içer, şiiri tenha da bir başına okur. Ömrü kalabalık yaşar, mezarda yalnız dinlenir.
Huzur, yaşamsal önem taşır ruh için ve tek yuvası sükunettir. Dinlenmeden ruh, yenilenemez. Beden beslenerek, ruh dinlenerek yenilenir.
Toplumsal huzurda sükunet ister. Sanayi toplumları gürültü ve yoğun çalışma sonrası ihtiyaç olarak ortaya çıkarmıştır tatil zamanlarını.
Yazları sessiz yerler bulup şarj ederler ruhlarını. En ziyade gelişmiş ülkelerin insanları gelir, yazları ülkemize. Bir eksikleri sessiz ve huzur dolu tatildir. Ruhları dinlensin isterler. Ülkemin denizi güzel, havası güzel, insanı özeldir elbette ama asıl gaye sükunet ihtiyaçlarını gidermektir. Gece aşırı gürültü ile dünyadan uzaklaşıp demlenseler de gündüz sessiz bir yerde dinlerler ruhlarını.
İnsan aynı zamanda en sevdiğini de tüketir. Dondurmayı yalayıp yuttuğu gibi huzuru sağlayan ortamlarını da yine kendi tüketir.
Öğütür, yok eder. Sağımız solumuz nicedir huzursuz, gergin ve karışık. Komşuda pişen bize de düşer, sözü leziz yemekler için değildir yalnızca. İçine her şey girer. Huzursuzluğun gürültüsü, ateşin yangının dumanı, karmaşanın belirsiz boğuculuğu ve barut kokusuna karışan kan kokusu.
Her fırsatta geldikleri, sevip dinlendikleri ülkemin huzurlu ortamına doyumsuz hırslarla el uzatan, karıştırıp kirleten, bozup yok etmek isteyenler var. Aşikar, gün gibi ortada ama engel olunmuyor. Dur denilmiyor. Durdurulmuyor.
Doğusuyla batısıyla ateş gölüne dönen ülkemin sükunetine sahip çıkmalıyız. Sağduyu yalnızca kabullenmek değildir. Gerekeni cesur ve kararlı bir şekilde yaparken legal olanla hareket etmektir. Sağduyu galeyana gelip bilinçsizce savrulmamaktır.
Komşu da pişmedi bu kez. Komşuda kavruldu hazırlandı, bizde şerbetlenecek. Bu kadar kolay olmamalı. Her karışı için atalarımın kanı teri akmış bu kutlu topraklar bu kadar kolay ve ucuz satılamaz. Biz sussak ruhları şahlanıp sıkar boğazlarını.
Kirli hesaplar yapıp temiz olduğunu iddia eden. Menfaat için doğduğu, doyduğu hayat bulduğu değerleri hırs dünyasına peşkeş çeken üst komşularımız, üst baş sorumlularımız bunları elbet öder.
Hayat ince yaşanmadığında, hesabı ince tutulmadığında kalın kalın ödetir faturayı. Allahu Teala kendinizi hesaba çektiğiniz meselelerde ben hesap sormam buyuruyor. Hesabı kitabı olmayan, alemi babasından hediye kaldı sananların, hesabı öğrendiğinde feryadını duymayacağımız uzaklıkta olmayı diliyorum. Bu ise nasip veya şans ile değil. Bu dünya da kınayarak, uyararak, engel olmaya çalışarak en azından net bir şekilde tavrımızı ve tarafımızı belirterek olur.
Sadece hoş görüp sessiz kalanlar veya azıcık ucundan düşer umuduyla tavır almayanlar o feryatları duyar, belki de o feryatlarla sürüklenip giderler yanlarına.
Mevla' mın değirmeni yavaş işler ancaaaak çok ince öğütür. İri taneli buğdaylar, salınıp durun başımızda. Sükunetimizi bozsanız bile sükutumuz tasdik değildir. Nezaketimiz, sabrımızın enginliğinden, elbet sıktığımız yumruğu vuracağımız zaman gelir. Devran dönerken, ne putlar ne firavunlar ne Ra' lar ne Süleymanlar öğüttü.
Zaman ülkemi ve aziz milletimi karanlık, belirsiz, ufuksuz yarınlara taşımasın. Milletimi eyvah diyeceği eylemleri yapmaya sürüklemesin.
- Salı, Haziran 14, 2016
- 0 YORUM
Bu gün sıcak bir sabahtı ve değişik bir ziyaret yaşadım, kabristandaydım.
Bir şehri en iyi mezarlardan tanırım. Mamursa, bakımlıysa, çiçekli, güllü, tertemizse, ölmüşleri değer buluyorsa yaşayanlardan, o şehir hal bilir demektir bana göre.
Selam verdim. Belli belirsiz aldılar. Konuştum duydular. Konuştular, yüreğimde duydum. Göz göze gelememenin ızdırabını hissettim. Ruhları, ruhumu kucakladı. Sıcacık oldu varlığım. Neler yaşadıklarını merak ediyordum. Kimdiler, neydiler, sevdaları, muratları, hevesleri, hayalleri neydi. Nerelerden geçtiler hayat yolculuğunda, nereye nasıl geldiler. İzlerini düşündüm, kimlerde, nerelerde ne kadar derin. Kendimi düşündüm, heveslerimi, hayallerimi, sonumu düşündüm. Gülümsedim. Sonum böyle bir kabristandı, nerede kim bilir. Dinlenecek çok vaktim olacaktı.
Dinlenmek. Uzun uzun dinlenmek için sıkı sıkı çalışmak gerekiyordu. Çünkü dinlenmek, ancak çok yorulunca tatlı oluyor. İliklerine kadar çalışmanın tadını alınca.
Oraya uzanmadan önce terlemeli, yorulmalı, çalışmalı. Yatacağımız hiç kalkmayacağımız güne kadar, koşmalı, koşturmalı. Yoksa dinlenmenin tadını alamaz insan. Necip Fazıl Kısakürek' in mısrasında dediği gibi, " Genç adam at yorganı, sana haram uyuman" ...
Çok çalışmış olanların isminin önünde işleri yazıyordu, doktor, avukat, öğretmen. Hepsine selam verdim. Sizi çağırdılar, sizi de. Oğlunu özlemiş bir baba. Biri kızını istedi. Tanımıyorum bilsem, haber veririm dedim.
Tertemiz hepsi, bakımlı güzel. Demek ki kadir kıymet biliyor Datça halkı. Çok şanslısınız, çünkü yanınızda yorulan büyükleriniz. Size devir ettikleriyle yaşarken onları ziyaret edebiliyorsunuz. Anneciğimin kabrini ziyaret etmek içim kaç kilometre gitmem gerekiyor. Kaç yılda bir nasip oluyor.
Hiç kabri olmayanlar, cesedi bulunmadan ölenler. ismi cismi unutulanlar. Kabri olup dua edeni, arayıp soranı olmayanlar. Daha nice hallerde insanlar ve onlarla bağlantılı kabirler var.
Tabii bir de anılan, hatırlanan, tüm milletin sinesine sinmiş büyükler var. Kutlu kabirler, anıt mezarlar, yaşadığımız kadar ulu yatıyor, öyle de kıymet buluyoruz bu devri alemde.
Annem için dua ettim annelerinize, siz de benim için dua okuyun geçmişlerinize. Ziyaret ederseniz selamlarımı iletin.
Mezarlıkları güzel olanların, yürekleri de güzeldir. Yüreklerinizi gördüm, kabirlerinizde. Yüreklerinizi hissettim ve sevdim.
Sadece kabirler değil, bir şehri, sokağı ele verir, okulu, spor tesisleri, çarşısı pazarı. Halkının ruh hali hallendirir o diyarı. Sevecen, sıcakkanlı, samimi duygular taşıyan insanlar, begonvillerden daha önce fark ediliyor. Tebessümün ruhumuza ılık dokunuşu, denizin tenimize ılık dokunuşundan çok daha derin hissediliyor.
"Havası suyu iyi olan yerin insanı iyi olmaz " diye bir söz okumuştum. Muhteşem hava, leziz su korkuyla yaklaştırdı insanlara. Ön yargılı olmamayı öğretti hayat. ilk günlerdi hiç unutmuyorum. Eşyalar kamyondan inerken çocuklarla bakkalın birinden bir şeyler alıyorum. Kek, bisküvi, çocuklar çikolata şekere yönelince, "onlar tok tutmaz, bunları alın" diyorum. Dükkandan çıktık, iki adım sonra, dükkanın sahibi hanım seslendi, " Hanfendi, sofra kurulu, çıkın bir şeyler yiyin. Hiç olmazsa çocuklara çorba getireyim içsinler"
dedi. Bu ne dikkat. Bu ne ince yürek. Bu ne insaf. Bu ne cesaret. Bu ne zenginlik. Gözlerim dolar her hatırladığımda.
Plajda evinde duş almayı teklif eden, pazarda sandalyesine oturtan. Kapının önünde selam verince, pişirdiği taze ekmekten ikram eden. Süt, yağ, yoğurdu kapıya getiren bu insanların, hem mezarları, hem de yürekleri güzel.
Seni sevdim Datça, sana alıştım. Sakın bozulma.
İyi olmak emek ister, yorulmak ister...
İyilik adına yorulan, iyilikle anılan, iyiliğe adananlardan olmak dileğiyle...
- Salı, Haziran 14, 2016
- 0 YORUM
Güneş yorulmuş, koca yazı bitiriyor bir başına. Solgun ışıkları, yorgun nefesiyle izin istiyor yavaş yavaş.
Sadece o değil, dallar yorgun, yapraklar halsiz, begonviller cansız.
Hiç istemesem de, korkup gizlensem de gümbür gümbür geliyor sonbahar.
Renkler ışıltısını, güneş parlaklığını, bulutlar kar beyazlığını, yüreğim çocuksu coşkusunu kaybedecek yine.
Ölümün kokusu var sonbaharda. Zamanlı, beklenen, hazırlanılmış ölüm. Hani öyle umulmadık zamanda gençliğin başı, muradın tadı, hayatın kıvamında olduğu an gelen, ölüm gibi değil.
Yavaş ve özlenen ölümün kokusu.
Doymuşsun fani lezzetlere, almışsın zevkini dünyanın, her şey yolunda, herkes huzurunda, sırası gelmiştir tadında ölümün. Üzümün hasadı meyvenin tam tadı gibi. İşte işte tam öyle ölümlerin kokusu var eylül de. Belki de sadece ben alıyorum o kokuyu.
Sesleri duyuyorum şimdi, doyulur mu dünya lezzetine, beklenir mi ölüm, özlenir mi. Güzeli mi olurmuş diyen. Olur olur.
Nice korkunç, çirkin, akılları sarsan ölüm varken, sevdiğinin omuzunda gülümseyerek ölmek çok güzel.
Dünyayı tadamadan, dünyaya doymamışların zulmüyle ölen bebeklerin yanında torununun bebeğini okşadıktan sonra huzurla ölmek güzel.
Yüz şehit sevabı. Ne kadar ağır bir ifade. Ölümün en güzeli şehadet ve ondan yüz tane birden. Ölümün güzeli olmasaydı bu ifade havada kalmaz mıydı. Dünyayı birbirine katan. İçindeki hırs canavarını zapt edemediği için tüm dünyayı, zapt etmeye çalışan, vahşiler karşısına geçip, zulme ayak direrken ölmek güzel değil midir.
Sonbahar,
Bu kez ölümün kokusu ağır. Sade ve güzel bir ölüm kokusu gelmiyor ruhuma. Acıtan, yakan bir koku.
Külliyen ölen insani duyguların kokusu bu. Azalan merhamet. Yok sayılan adalet. Varsa yoksa menfaat.
Çirkinin taç bulduğu, ahir zamanın ahirinin, baharının müjdelendiği acı sonbahar. Acıtan sonbahar.
Dökülen taze canlar uçuşuyor ahirete, huzurla. Geride kalanlara sonbahar.
İnsanlığı kara kışa taşıyan, yakan sonbahar.
Mevlam tekrar iyilik adına yaşat bize son bir bahar.
- Pazar, Haziran 12, 2016
- 0 YORUM
Zekan, yüreğin, tavrın, düğüm düğüm yapıyorsun aklımı. İlmek ilmek çözüyorsun beni. Kalbimin ben’i, gönlümün gamzesi, çok seviyorum seni.
Bir günlüğüne yer değiştirsek, bende ki seni görsen ve bilsen, taşır mı yüreğin. Anlar mı idrakin. Bende ne anlama geldiğini. Sana sonsuz anlamlar yükledim, çözemedin hikmetini, bilemedin niyetimi. Olsun mıknatısa sürüklenen demir tozu gibiyim, aciz çaresiz. Beni bedeninin esaretinden kurtar. Ruhunda kalayım. Ruhundan beslenip, ruhumda ağarlayım.
Tek hamlede beni düze çıkaracak şifrelere sahipsin. Aç ne olur onları. Biliyorum benim bile bilmediğim beni, benden iyi bildiğini. Zulüm değil sükutun, ceza değil kapanışın. Sevilen lüzumsuz tavır yapmaz. Sevene ders okutur, ta ki hali güzele dönüşsün. Çirkinliklerden kurtulup kemale erişsin ruhu , kalmasın eksiği.
Saçım başım yolasım var. Ahmaklığıma dövünüp yanasım var. Seni bulunca lal olan dilimi kökünden kesip karıncalara atasım var. Öğreneceklerimi gözümün seyrine feda ettiğim için oysa her anı paha biçilmez öğreti bu bilmeze. Bulamadığım özlerime açılan kapılar sende, ötelerimin dehlizleri gözlerinde. Aynada kendimizle oynuyor gibiyiz, senin yaptıklarından benim ruhumu okuyorum. Benim tavrımdan senin duygularını gözlüyorsun. Aynayız birbirimize.
Korkutan bu işte, aynada gördüğün sensin. Çırılçıplak yüreğini görüyorsun bende. Asıl halini, özünü, bu sun işte. Her kıvrımıyla, tutku, masumiyet, mahcubiyet ne varsa. Öyle yüksek ki enerjisi simanın, camım dağılıp, cilası ufalanıyor aynamın.
Gönül kendine ait olana akar, kendinden olanı yakar. Hayatımın özeti, bilemediğim halimin son cümlesi. Aşk sevgide ölçüyü aşmak, sınırın ötesine geçmektir. Aşk sevginin dozu çoğaltılmış halidir. Her sevgi aşk olmaz ama aşk damıtılmış, defalarca süzülmüş sevgidir KORKMA…
Mutluluk yolunda son dönemeç, sık dişini gönül, sık dişini gönlüm…
- Pazar, Haziran 12, 2016
- 0 YORUM
Ellerini güzelce yıkadı, sanki su kirleri değil yaptıklarını alıyordu elinden. Çok dikkat ediyordu, aynada bakışlarına denk gelmemeye. On dakikadan fazla sürdü yıkaması. Sabun avucunda küçüldü. Derin bir nefes alıp, salona geçti. Rahatlamıştı. Aslında her şey ne kadar güzel, ne kadar masum başlamıştı. Aşk, ayaklarını yerden kesmiş, aklı başından gitmişti. Ömründe o kadar güzel yoğun bir duygu hissetmemişti. Ne olmuştu. Bir yıl bile geçmeden, ne çabuk bitmişti. Ne hallere düşmüştü. Derin bir nefes daha aldı. Toparladı kendini. Akıllıydı, aklına güveniyordu, tereyağından kıl çeker gibi halletmişti.
Kimse bulamaz. Çürür gider. Yeni bir başlangıç yaparım. Aklımı seveyim, aklımı diye sakinleştirdi kendini. Yaşı 21, durumu bekar, pozisyonu öğrenci. Evli kırk yaşında, sosyal statüsü yüksek birinden olan bebeğini, boğup gömmüştü, ellerini yıkamadan önce. Tek tesellisi, aklını sevmekti, artık, başka sevecek bir şeyi kalmamıştı.
Günümüz insanının akıl anlayışı da değişti, aklı kullanışı da. İnsanla hayvan arasındaki en belirgin farktı akıl, kullanılmayınca farkın kalkıp eşitliğin doğduğu. Yeni trendler, çılgınlığa, özgürlüğe, bireyselliğe, sürüklerken insanlığı, akıntıda, erdem ve insancıl birçok değer de savrulup gidiyor.
Akıl dünyayı yerinden oynatmaya yarayan levhadır, derken BALZAC, eğriyi, büğrüyü temizleyip, derlemeyi akılla mümkün bilmiştir. Doğrular arasından boşluk bulup, arzularıyla sörf yapmayı kast etmemiştir. Şimdi akıl, menfaate çalışan en güçlü silah olarak algılanıyor. Robinson Crusoe olsak, adanın selametini, balıkların haklarını, maymunların muz payını hesaplamamız gerekir ki değiliz. Bu yağma mantığı, bu ganimet bölüşümü artık akıl dışı boyutlarda hüküm sürüyor.
Mevla’m, hepimizin içinde bir hayvan saklamış. Sükûnetle hayat süren, besleyip, istifade ettiğimiz, beden hayvanımız. İstek ve arzularımızla, öfke ve gafletimizle tamamen eşit olduğumuz hayvanlardan bizi daha tehlikeli ve zararlı yapan akıl unsuru, ciddi emanet bize.
Etkisi ölçüsünde insan, zayıflığı ölçüsünde hayvan olduğumuz bir cevher akıl. VOLTAİR, öfkeni aklınla yenemiyorsan, kendini insandan sayma. Dediğinde insan nesli bu halde değildi. Bir zamanlar, son suyunu paylaşan, aç kalmasın kimse diye uykusuz kalan. Sadece malını değil, en kıymetli varlığı, sağlığı ve zamanını diğer insanlara feda edenler yaşıyordu bu dünya da. Sonra zaman aktı, Necip Fazıl'ın dediği gibi İyi insanlar, tahta atlara bindiler, gittiler. Ve dünya bu garip zamana ulaştı.
Beyin kontrollerini keşfetti önce şeytan zekâlılar, ellerinden geleni yapıp başladılar dünyanın dengeleri ile oynamaya. Sevgi vardı, duru ve elzem. İçine önce kendini sev, zehrini akıttılar. Ruh farklı bir varlık. Sevdiğinde buluyor kendini ama beyni, ona kendini sev komutu veriyor. Ne kendini bulup ulaşabiliyor, ne sevecek takati bulabiliyor. Sevgi üretiliyor, büyüyor, çoğalıyor. Söyledikçe, paylaştıkça coşup kaynıyor. Davranışa, hale, sonuca dönüşüyor. Menfaat aşısı yapılınca, küçüldü, eridi, kendine yetemez hale geldi. Şimdi sevgi, sözlerde her araya sıkıştırılır oldu. Arasına çok ifadeleri, eklenerek ama hissedilmeden silindi yavaş yavaş yüreklerden.
AŞK vardı, besleyen, büyüten, kemale erdiren. Gıdalara hormonları yükleyip, resimlere reklamlara, filmlere, hikâyelere bolca tahrik edici unsurla sundular. Şarkılar, şiirlerle bezediler. Sektörel çalışmayı, dünyayı etrafında döndüren etkiye çevirdiler. Ne Kemal kaldı, ne kemale erecek yürek. Eridi gönül, kayboldu sevda. Pişmanlıklara götüren, anlık heves ve arzular kıskacında. Akıl tartısının dengesini bozan asitti istekler. Makul olanın dışına taşmayı, kotarırsan senin sloganıyla alt beyinlere verdiler.
AYIP vardı. Yanaklarımıza ateş düşüren. Minicik çocuk kalplerinde, utanma korkusu vardı. Cesaretimizi dizginlerdi ayıplar, durup düşünüp, danışıp yapmaya taşırdı insanı. İste, yap, hallet oldu ölçü, istiyorsan her yol caizdir, kabul gördü, kıymet buldu. Herkes alemin en akıllısı kendini bildiği için bu yeni ölçü, ona çok faydalı olacaktı. Önemli olan planı kusursuz yapmak, minareden önce kılıfı ölçülü hazırlamaktı. Konu anlaşılmış, mesele çözülmüştü.
Herkese yetecek miydi dünya nimeti? Eşit ve adil olunsa bol bol yetecekti elbette ama en akıllı benim ölçüsünde yaşanınca, dengeler ve nimetler talan olmaya başladı.
Akıl neydi, insan olmanın gereklerini yerine getirme gücü. Yanlışla doğruyu birbirinden ayırma kuvveti. Yanlışla yol bulma değil. Savaş var ciddi ve amansız. İnsanlık üzerinde, daha fazla yönetme ve gütme üzerine. Her türlü hile ve oyunların yapıldığı. Çocukların, gençlerin, evde masum kadınların, çerez gibi düşünülüp öğütüldüğü bir savaş.
Gözlerimizi açmak gerekiyor. Çocukların oyunlarını, teknolojik ilgilerini dikkatle takip edip gözetlemek. Sık sık doğruları güncellemek, duyguları beslemek lazım. Hayat artık, yemeği kazanmak için yaşanmıyor. Kendini bağımsız kılmak, aklını kendi kontrolünde tutmak, zihin ve duygu esareti ile kullanılmamak için her türlü tedbiri almak kaçınılmaz.
Yaşamak hiç olmadığı kadar girift ve çetrefilli, gazamız mübarek olsun...
- Pazar, Haziran 12, 2016
- 0 YORUM
Gün doğmaz gülüşün gelmezse gözüme, bir bulanık, bir karanlık, bir bozuk. Nefeslerim sıralanmaz önüme, sen olmazsan baktığım da karanlık.
Zamanı biriyle belirlemeyi sever yürek, içinde olduğuyla adlandırır. Tarihi, yaşananla bütünler, ismini verir ana, andıklarının. Kendini göremediğinden midir yoksa görmek istemediğinden midir. Çok sever kendini de daha mı çok sevmek istediğindendir.
Özüne öz bulmak ister, adına ad ekler. Özünden fışkırıp, dışına taşıp bütününü kaplasın, özünün özünü korusun ister. Ömrünü bu uğurda harcayan da vardır, özünden, dışından, içinden, hissinden habersiz olan da.
Varlığının bedeninden ibaret olduğunu sanıp sadece hormonlarıyla yaşayanların hüküm sürdüğü dünyadayız. Zaman satış ve kar zamanı. En kolay hükmedilen ise beynin hormonlar ile ele geçirildiği kısmı. Görsel destekli sunulan, alt yapıya ince hissedişlerin resmedildiği her tema, kişinin hırsla istemesine yetiyor. Sonrası bütün plan ve hareketler o isteğini elde etmek üzerine oluyor.
Öyle ki yeri geliyor legal, yeri geliyor illegal. Tabiri caizse haram helal ver Allah, benim içim yer Allah halinde insanlık.
Oysa bir ömrümüz var. Basit ifade ile nefesleri sayılı. Neyin kavgasında olacaksın. Bir yerin var içinde, seni hayvanlarla eşit olan, hormon istilasından zararsız kurtaracak, meleklerin üzerinde seyran ettirip, Mevla' ya ulaştıracak. İşte o yerin, yarım yaratılmış. Yarin yarımını tamam etmek için. Yerini fark etmezsen, yarine ihtiyaç duymazsın. Yerini bilip yarini bulamazsan, yarım kalırsın. Yarini bulup hakkıyla tamamlanamazsan bedbaht olursun.
Bu halde birine hangi reklam sloganı, gereksiz bir metayı kıymetlendirir. Hangi afiş ayaklarını yerden kaldırır.
Beden sarayında, gönül tahtı, ahir ebet bahtımız. Ne boş tahtlarla, bed bahtlarla ölüyor insanlar. Aşk diye diye, karanlıklarda ruhlarına, bedenlerine bulaşan karaları çalarak. Ne şarkılara, türkülere konu olup acılarla, tarihe düşüyorlar sevda diye diye.
Ayıklanmamış her duygu hezeyandır. Ayıklayacak olan akıl veya idrak değil, ruh ve gönüldür. İçine vicdan spotlarını tutarak bakalım yüreklerimizin. Yeri bulduk mu taht tamam demektir. Sonra yerin sahibine yare sıra gelir, vardır işaretleri takip edelim. Yeri ve yari tamamlayınca, elhamdülillah deyip kanadına tutunup aczin zayıflığından silkinip, seyran edelim alemi.
Ey yar, yarımım sensiz, yarınım sensiz.
Yar sinemi gör, yarınsızım, yarimsiz.
- Pazar, Haziran 12, 2016
- 2 YORUM
Duygularımın vatanı yüreğin, memleket kokuyor nefesin. Kemali ruhuma işaret ediyor hallerin. Sende mi, beni tamamlayacak tüm şifrelerim.
Mevla’ m şahit içime, zerre bulanık bulaştırmadım. Ruhundan ibaret seni, doya doya seviyorum.
Şeytanı taşladım gitti. Senin ki, (şeytanın) üzecek diye korkuyorum. Yoksa vereceğim kalemi gönlümün eline, sonra dinle dilden (yürek) hal alıp, tatlanıp, pişenleri.
Rüzgar, rayihan ne kadar hoş. Hislerim tülleniyor, bulutlarım şekilleniyor, özüm nefesleniyor, estikçe.
Yağmur, öyle duru ki varlığın, birikmiş lekelerimi temizliyor, derinlerimden. Yıka ruhumu, tertemiz olana kadar hislerinle ve kurula parlayana kadar gönlüm, nefesinle.
Uzun zaman oldu bardağıma, suyu, demi, seni doldurup, içime akıtıyorum. Damağım hapsediyor lezzetini, daima keyif almak için.
Küçükken gökyüzünü izler, saçlarıma yıldız takmayı hayal ederdim. Ben aynı ben, yıldızlar aynı yıldız. Yüreğim, en parlağını taşıyor şimdi içinde. Ruhumun zifiri demine, kutup yıldızı yazmış seni, Mevla’m...
Ben bunu çok diledim, çok istedim, çok bekledim. Şimdi keyfindeyim, şükründeyim. Şeytanı onun için kovdum. Buradan iş çıkmaz ona. Bir ömür verdim bu murada, harcar mıyım üç dakikalık zevk uğruna.
Muhabbet şerbetim, şurubuna düşmüş, lokma gibi yüreğim. Her zerrem tadını almış, lezzetine bulanmış. Artık başımı dizine koyup, uyumak bile değil istediğim, ruhuma, ruhunu karıştırıp uyuyorum.
Seccadem huzur diyarımın kapısı. Secdeler olmasa, yaşanmaz bu sıkıntı. Sonrası yaratanla vuslat. Dile dilediğini. Sınır koymadan, utanmadan, çekinmeden.
O biliyor, her zaman yandı içim. Her namaz, her dua sevda diledim. "sevecek bir kalp verdin, sevilecek bir yürek de ver" dedim. Dualar mutlaka karşılık bulur yaratanda, ya burada, ya diğer tarafta. Bana burada nasip oldu, can veren Mevla’m, CANAN 'da ihsan eyledi.
Üzersem bileyim, can parçası. Biliyorsun, dilim kıldan ince, sen olunca.
- Çarşamba, Haziran 08, 2016
- 0 YORUM
Ruhumu aydınlatan ışık oldun,
Canımdan özge can iyi ki doğdun.
Yüreğim tahtında tek sultansın,
Gözümün ışığı iyi ki varsın.
Yokluğun yakıyor, nefesim boğdun,
Ciğerime nakış can iyi ki doğdun.
Öğütüp benliğim kibrime harsın,
Kemale erdiren can iyi ki varsın.
Eksiğimi tamamlayan sen oldun,
Ömrüme can katan iyi doğdun.
Temizleyip ruhumu paklarsın,
Tenime yağmursun iyi ki varsın.
Sanadır dualarım candan özge,
Ömrümü veririm senin şükrüne.
Taç taktım takvimin bu gününe,
Senin doğduğun o kutlu gün diye.
Varlığım canına feda olsun,
Sevdiğim doğum günün kutlu olsun
- Çarşamba, Haziran 01, 2016
- 0 YORUM
Parmağımda gömülü cam parçasıyla sıra beklerken, Marmaris' e git, burada çıkaramazlar sesleri kulaklarımdaydı. Bir yandan da dua ediyorum, işini bilen, iyi biridir inşallah diye. O gün, Dr Onur BİRCAN' ı ilk gördüğüm gün. Öyle sakin, öyle telaşsız, öyle rahat bir hali vardı ki, Marmaris, Muğla aklımdan silindi. İki hemşire ile 45 dakikada, uğraşa uğraşa, o inatçı cam parçasını parmağımdan çıkardı. Sakin, telaşsız, rahat. Dikti, bitirdi. O, şaşırtan halinin, ilk ve basit örneğiydi. Daha sonra ne karmaşık, korkunç hallerde aynı sakin, telaşsız, rahat halini gördükçe inanılmaz bulacaktım.
Burası Datça. Sınırlarını iki denizin belirlediği, en acil durumda, en iyi ihtimalle 70 kilometreyi aşmanız gereken yer. Yalancı Cennet denilen, gerçekten o güzelliklere sahip, muazzam bölge. Ne yazık ki yalancı Cennet denilen bu yere, sahici sırat gibi, kıvrım kıvrım, dar, inişli çıkışlı tek bir yolla gelinip gidiliyor. Can Yücel " burada ölünür " derken, başka çare yok mu, demek istedi diye düşünürüm bazen.
İşte tam burada onları kıymetli kılıyor zaman. Datça Devlet Hastanesi acil servisinde. Zamanla yarışılan, ölüm meleğiyle göz göze çalışılan, feryadın denizden duyulduğu zor anlar. Sakin, telaşsız, rahat huzurla dolaşan, sakinleştiren, rahatlatan, sorunu çözen kişi Onur BİRCAN.
İlk mezunların, fiziki ve teknik eksiklerin olduğu yere gönderilmesine, her zaman karşı çıkmış bunu değiştirmek için çaba sarf etmişimdir. Bu çocuklar, başlarında büyüklerle hareket ederken, birden tüm kararı kendilerinin vereceği, tüm sorumluluğu yalnız yaşayacakları yerlere gönderiliyorlar. En azından, yanılma ve hatalarını düzeltme şanslarının olacağı merkezlerde olsalar. Sırf bu yüzden kaç yeni mezun, ilk görev yerlerinden istifa edip ayrılıyor. Burada çok kötü ve ölümcül durumlarda sakin, telaşsız, rahat hali ile can kurtarmış, kalıcı organ eksikliği yaşanacak sorunları çözmüş, yanında çalışanları da hırpalamamış güçlü biri, Dr Onur BİRCAN.
Güneşi arkasına alanlar, kendi gölgeleri ile boğuşurlar. Ne kadar koşarlarsa koşsunlar, o gölgeye mahkumdurlar. Güneşe yüzünü dönenler, gölgelerine yakalanmazlar. Daima ışık bir yolda huzurla yaşarlar. İnsan güneştir. Ona hizmet etmek, ona yönelmek, değer vermek kutsaldır. Allah insan azizdir, incitmeyin buyuruyor. Din, dil, millet, kültür, sosyal statü, konumu ve durumu ne olursa olsun. İnsana hizmete gayret edenlerin, gölgeleri büyür, uzar. Tarihe yazılır, gönüllere kazınır. Güneşe merhameti ve muhabbeti çok olan kıymetli can, Onur BİRCAN, gölgen çok olsun.
Çocuklar, onlar bambaşka, onların çok özel tarafları var. Masum ve çıkarsız olmaları. İnsan aziz ama çocuk kutsal. Ağlayan bir çocuğu susturana, Cennet' te kimseye verilmeyen köşk verilecekmiş. Çocuk doktorları, hemşireleri, bakıcıları, gerçekten çok kazançlı. Çocuk doktorluğunu kazandı dediklerinde, gerçek yeri dediğimiz, konuşmadan anlayan, gözünden ıstırabını okuyan, duygu adamı, hassas bir can, Onur BİRCAN. Kucağına alacağın her çocuğa, şifa yaratsın Mevlam.
Selamı, çok görmemek, acelesi olunca gülümseyerek, gördüm, fark ettim, ancak müsait değilim diye gözleriyle anlatıp, insanı atlamayan. Hatırı bilip, gönülü ihya eden, ince bir can, kıymetli Onur BİRCAN...
Doğru sabittir, tektir. Göreceli değildir. Hayat da öyle. Yasaları ben böyle yorumladım diyemezsin. Yasayı okur, uygularsın. Duruma ve zamana göre eğilen, söğüt ağacı gibi esnek adamlara, amiyane tabirle dansöz deniliyor. Rüzgara bile eğilmeyip, bütünüyle sökülmeyi göze alan, ceviz ağacı gibi adamlara da adam gibi adam deniliyor. Zaman, iş yerinde sadece işle yormaz insanı. İşleri karıştıran, dağıtan, bozan, eğilip bükülen, kokuşup, bozulan insanlarla yorar. Ortalık karıştığında, doğrularını göğsüne koyup, başını kaldırıp, dimdik duran, kirliden kir, bozuktan küf almayan, adam gibi adam, Dr Onur BİRCAN...
Hekim, hakimse duruma, hekimdir demiş sokrates. Acabası olur hekimin ama o daha iyi içindir. Elinden zaman hızla akarken, acabasını netleştirendir hekim. Onunla çalışmak zevk, denilen bunda tüm personelin, hasta bakıcıdan, hemşireye, güvenlikten hizmetliyi, hem fikir oldukları, konumuna, haline, tavrına, üslubuna hakim, hekimdir Dr Onur BİRCAN...
Sosyologlar belirlemişler, beni üç kelime ile özetle deyin, size söylenilen üç kelime ruhunuzun fotoğrafıdır. Eksiklerinizi görür tamamlarsınız. Tamlarınızı fark edip sahip çıkar, geliştirirsiniz. İçinize ayna tutmaktır aslında. Kağıdı- kalemi aldım, etrafında onunla ilgisi olanlara sordum, üç kelime de ONUR, diye. Şaşırmadım aslında. Hiç olumsuz kelime veya tavır görmedim. Israrla üç olmasa beş olsa diyenler, üç kelime değil, üç sayfa söylesem diye teklif edenler. Onu sevmeyen ölsün, diye üç kelimeyi, bir cümle yapanlar. Hepsi zihnimde ancak işim bu, en çok olan üç kelimeyi paylaşacağım. ADAM. İlk kelime bu. Bunun üzerine ne ilave edilir de sırıtmaz. Neresine hangi takı taç olur. Neresinden boyanır, kıvrılır, katlanır bilemedim. Sadece yazıyorum, sana evet sana ADAM. Tanıyanlarının aklına, ilk kelime olarak ADAM getirenle, konuşurken seçip, yazarken elemek icap ediyor. Ben sustum, kalemi sehpaya, kağıdı üstüne koydum. Sıralayıp yazacağım, heves edip biriktirdiğim sözcüklerimi de yuttum. ADAM Onur BİRCAN...
İkinci kelimesi mi, KARDEŞ. Bana, benim gibi yakınsın, seni benden uzak görmüyorum. Bana neyi sevgili, güzel buluyorsam, hepsi senin için de öyledir bana, demek. KARDEŞ, yatılı okulda birine, askerde üçüne, darda zorda ikisine, bizim gibi gurbette üçüne beşine denir de eh mübarek, koca Datça da, tutup da hemen herkes söyleyince, yine bana susmak düşüyor. Dilimi iyi haliyle büken ADAM Onur BİRCAN...
Üçüncü kelime de çok uzak değil bu bütüne DOST. Şimdi açacağım ağzımı, kapatacağım gözümü. Bırakıp ellerimi klavyeye, gönlüme hadi diyeceğim. Sus sus da nereye kadar. ADAM, KARDEŞ, DOST. Ya aziz, hep mi yüreğe çalıştın. Beş yıl tutup birine heyt bile mi, demedin. Derdin ne ki zamana direnip, sağlam kaldın. Bilmiyor musun, taşlar bile yosun tutar, yosunları neyle kovaladın. Hadi erkekleri anlıyorum. Beraber takılınca bakar, görür ADAM derler, bil kadınlar kolay kolay bu ifadeyi kullanmazlar. Hey sana diyorum, sırrın ne, ne yaptın. Hadi gel sen yaz. Nasıl ADAM OLUNUYOR, HERKESİN GÖZÜNDE...
Ben sustum. Zaman yazsın. Sen aynı kalmayı başar, zaman da sussun. Evet ADAM- KARDEŞ- DOST Onur BİRCAN,
Yolların açık ve aydınlık olsun. Datça da adın kaldı, haberin olsun...
- Perşembe, Mayıs 26, 2016
- 0 YORUM
Sahibi yüreği yarattı. İçine çiçek tohumları bıraktı. Su lazım, güneş lazım. Onları aşka sakladı. Baharı getire-bilenlere Cennet, tohumları ziyan edenlere Cehennem düşecek. Bahar için, çiçekler için, ışığın için şükürdeyim.
Önce yağmur okşadı yüzümü, soğuttu yüreğimin ateşini. Öptü, kokladı avuçlarımı. Merhameti hissettim. Sonra güneş ısıttı içimi ve yetmedi gök kuşağı taç oldu ruhuma. Galiba hayat güzel...
Deprenir ruhum. Korkulardan, telaşlardan uzak. Taşıyacağı sevda ne ise, voltajı yüksek. Kavrulur durur yürek. Mevlayı severken arınacak, çile çekerken yükselecek.
Rahmeti sonsuz, sevgini çoğalt. Korkunu, ümidini de. Rızan neredeyse oraya taşı sevdamı, ziyan olmasın nefeslerim. Huzuru ilahide eyvah demesin varlığım.
Sahibi yüreği sevmek için yarattı. Kendini unutup, nefsine hizmetten kurtarmak için. Elektriği alan, yanan ve yakan özellikler yükledi. Mesafe, akıl, kurallar engel olmaz ona. Dağlar durdurmaz hissetmesini. En büyük ziyan, bu cevheri yanlış işlerde kullanmaktır.
Sahibi, Cennet zevkleri bilinsin diye, azıcık tadından hissettirdi, aşkla. Bu dünya da yandım, kanayım deyip ziyan edenler, aslında gerçek duygudan, sadece zerre tatmış durumdalar. Düşününce zerresi bu ise, aslı nasıldır. Ben aslını istiyorum. Ve hep aslını isteyen olmak istiyorum.
Sahibim aslını yaşatsın Cennet'i Ala' da. Aslını hak etmek için sevda. Bakır kalpleri kalaylayıp parlatmak için, sevda. Cennete yalnızca temiz ve kıymetli olanlar girer. Tertemiz olana kadar kavur gönlümü. Öyle ki varlığı yok olsun. Öyle ki şerbetim, vuslatım Cennet' e kalsın.
- Çarşamba, Mayıs 25, 2016
- 0 YORUM
Sessizce sokuldum odana.
Seyrettim uyurken seni, kelebekler gezindi içimde. Kanatları değdi, dokundu bir yerlerime de, ürperdim. Titredi varlığım, titredi ruhum. Serin bir göle dalıyor gibi. Dualarım can bulsun, dileğim taze olsun, diye gelmişsin cemrem. Tam yüreğim pes edecekken, tam yangınım közünü soğuturken, tam ecele hasret çekerken.
Kirpiğimde gök kuşağı, gözyaşımla oluşuyor. Gözyaşı boş yürekten akmıyor. Boş yürek dua bilmiyor. Sevda olmadan gönül kemale ermiyor. Sevdana ihtiyacım, aşikar.
Ebedi baharın müjdesi, nefeslerimin sebebi. Gözümle izledim, bakışımla gezindim de değmedim inan. Dokunmadım. Dokunmam, dokunamam, yüreğim emaneti, Mevlam' dan armağan yar.
Demini buluyor gönül, hasat yapıyor dilim. Sen ne yüklersen onunla doluyor içim. Biliyorsun sakinleşiyor sonra. Ayışığında, suda parlayan yıldızları seyreder gibi huzur dolu içim. Tatlı sulu bir nehir akıyor derinlerimde. Her hücreme coşku ve mutluluk taşıyor. İçim su, dışım su, sırılsıklam aşık oldum yağmurum. Kalbim tir tir titriyor.
Gülme, halim yaman bahar yelim. Gönlünün bahçesinde serinledim. Pınarından billur sular içtim. İçin Cennet'i Ala, nar tanem. Kendimden geçtim.uçuşuyor hislerim, ipek tüller misali. Rüzgarı yardan estiren Mevlam ELHAMDÜLİLLAH.
- Çarşamba, Mayıs 25, 2016
- 0 YORUM
Selam, iletişim isteğimizi. Hal hatır sorma, karşımızdakini sevdiğimizi. Allah'a ısmarladık ise, ayrılık hüznüyle beraber, iyi niyetimizi ve duamızı anlatır. Her sözcük dolu dolu anlam taşır bizi duyana.
Sesini yükseltmiş bağırıyordu. O an gürültüden başka bir şey değildi yaptığı. Çünkü kimse öfkesinden, ne söylediğini anlayamadı. Seçtiği kelimeler, derdini değil, öfkesini anlatıyordu.
En güzeli ister gönül daima. En güzel muameleyi, en güzel hizmeti. Fakat bazen istemeyi bilemeyiz. Konuşmak halimizin dile gelişidir. Seçtiğimiz kelimeler de gönlümüzün aynası. Özenle konuşur, dikkatle seçersek kelimelerimizi ne üzülürüz, ne de üzeriz. Gelişi güzel, devrik cümlelerle ne halimizi anlata biliriz, ne de istediğimiz karşılığı buluruz.
Okudukça zenginleşir kelime haznemiz, konuşurken güzelleşir. Her harf den elli kelime bula biliyor musunuz. Boş zamanlarda düşünün. A- dan Z- ye her harf den elli kelime. Çıkmıyorsa geliştirin. Eğer bütün hayatınız elli kelime ile geçiyorsa, ruhunuza eziyet ediyorsunuz, demektir.
İltifat ederken insanın yüreğinde yaşadığı haz, iltifat duyduğu zaman yaşadığı hazdan çok daha fazladır. Zaten hemen geri döner. " Bugün çok güzel görünüyorsun" dersiniz, size hemen, " Sende " şeklinde bir cevap gelir. Vasat, çok verimsiz. İlerletip daha kıymetli unsurları belirtirseniz, öyle bir şekilde size döner.
Zihninizden, söylerken yüzünüzü asan, buruşturan kelimeleri çıkarın. Çirkin hiç bir söz kalmasın. Söylerken ferahladığınız, coştuğunuz kelimeleri, dil ucu yapın, vara yoğa sık sık kullanın. Yüreğinizin değiştiğini, hayatınızın güzelleştiğini göreceksiniz.
Ruhumuzu anlaşılır kılan, en büyük sermayemiz kelimeler. Onlarla oynayın. Dans edin. Dizin dağıtın. Bol bol kullanın. Dağlar kadar servetiniz olsa, hepsini dağıtsanız. Yine de hem kendinizi, yeteri kadar ifade edemez, hem çevrenizdekilere yeteri kadar ulaşamazsınız. Oysa güzel kelimeleri, söyledikçe çoğalan iltifatları, esirgemeden dağıtsanız, önce öyle görür, sonra öyle yaşar, mutluluk rüzgarları estirirsiniz.
Hikayeyi hepiniz bilirsiniz, yeri geldi tekrar edelim.
Bin aynalı yüksek bir dağ varmış. Neşeli köpekle öfkeli köpek gidip görmek istiyorlarmış. Öfkeli vazgeçmiş. Neşeli yavaş yavaş tırmanmış dağa. Yoruluyormuş ama etrafa bakıp manzarayı izledikçe keyif alıyor, yorgunluğunu unutup gülümsüyormuş. Akşama doğru dağın tepesine ulaşmış. Başını kaldırdığın da bin ayna da kendisine gülümseyen bin sevimli köpek görmüş. Gülmüş neşelenmiş keyif ve heyecanla aşağı inmiş. Arkadaşına ısrar etmiş. öfkeli köpek homurdana homurdana dağa tırmanırken, ayağına takılan taşa, toza kuma hırlaya hırlaya yorgun öfkeli dağın başına ulaşmış. Kafasını kaldırınca bin öfkeli köpeğin kendisine hırladığını görmüş. Sesini yükseltmiş, kendi sesi dağlardan yankılanıp çoğalarak gelmiş. Korku ve öfkeyle koşarak aşağı inmiş.
Hayat dağında tırmanırken sona doğru, her sima bize bir ayna. Ne kadar hoş görünürsek aynaya o kadar hoş görürüz. İyi davranışlarla parlatıp gülen yüzlerle aydınlatalım aynalarımızı.
Kulaklarımız, kendi sesinden güzel sözler duyarsa, başka kulaklara, başka yüreklere güzel sözler söylemesi çok daha kolay olur.
Peygamber efendimiz [sav] ashabı ile sohbet ederlerken, domuzun biri hızla koşarak önlerinden geçiyor. Çöl ortası, her yer toz duman oluyor. Efendimiz, üzerini başını silkelerken, " Mübarek hayvan, tozu dumana kattı" diyor. Ashab şaşırarak, " Ya Rasullallah, mundar hayvana, mübarek dediniz" diye soruyorlar. Efendimiz, " Onun hali ne olursa olsun, dilimi çirkin söze alıştırmak istemedim " diyorlar. Zira bir kötü kelime peşinden ondan daha kötü bir çok kelimenin kapısını açar.
Hz Ali ( ra) " Size kötü söz söyleyen olursa, sukut edin. Herkes gönül hazinesinde olandan çıkarır. O kötü sözün geldiği yerde ona benzemez daha neleri vardır " diyor.
Gönül saraylarınızda, güzel yüzlü, güler yüzlü kelimeler gezdirin. Onların seyri sizin huzurunuzdur.
Dudaklarınıza, güzelliğine yakışmayan çirkin sözleri kondurmayın.
Hayat daha hafif daha lezzetli olacaktır.
- Çarşamba, Mayıs 25, 2016
- 0 YORUM
Can cezbeye muhtaç, cezbe ruha ilaç...
Ruh bedene muhtaç, sevda bedene ilaç...
Sevda gönle muhtaç, gönül sevdaya ilaç...
Kul Rab' bine muhtaç, Rab' bi kuluna ilaç..
Ey ruhumun ışığı, canın canıma taç...
Canımı cezbenle sardın, ruhum esir elinde,
Ruhumu seninle kapladın, bedenim ellerinde.
Sevdan gönlümü sardı, tek sen varsın içimde
Rab' bim merhamet etsin, kül oldum ateşinde,
Ey canımın sultanı, varlığın bana ilaç.
- Salı, Mayıs 24, 2016
- 0 YORUM
Cenaze de bir kenarda öylece duran ihtiyarı izledi muhabirler, sonra peş peşe resimlerini çektiler.
Ölen 17 yaşında bir gençti. Annesi baygınlık geçiriyor, babası ilaçla ayakta zor duruyor, arkadaşları ortalığı inletiyordu. O bir kenarda sessizce duruyordu.
Göz kenarları morarmaya başlamış, belli ki çok ağlamıştı. Sessizdi, çünkü yüreği artık inleyerek ağlamayı öğrenmişti. Zaman yaralamış, yaralar kabuk bağlamış, dağ misali yüksek, toprak misali güçlü olmuştu. Torun acısına sukut ediyor, evladının, evlat acısı çekmesine, çaresiz katlanıyordu.
Zaman ne güçlü bir değirmen. Saçların rengini, cildin esnekliğini, yüreklerin coşkusunu, zihnin keskinliğini, hayali, heyecanı, ümidi, ömrü öğütüp toza çeviriyor. Zamanın en yaman askerleri de tıpkı bizim gibi olan insanlar.
Çarkları insanlar olan bir saat hayat, dışına çıkmadan işini bitiren, bir şey bırakmayan bir saat. Öyle kurulu ki ecel vaktine, ne bir saniye önce, ne bir saniye sonra.
Bir kenara bizi bırakıp aş verip, hoş eyleyip bekle deseler, tek başımıza ne aşı, ne hoşluğu istemeyiz. Zaman yavaşlar yalnızlıkta. Tatlar kaybolur, keyifler buharlaşır. Havva annemizin gelişi gibi ruha bir eş bir arkadaş gerekir. Gelir, getirir heybesinde neler neler. Neşe, sevinç, mutluluk. Bir verir, üç alır, bir verir, üç alır. Bitince de alabilecekleri kaybolur gider, bıraktığı çöpleriyle.
İnsan, ne bilinmez, çözülmez, baş edilmez bir sıkıntıdır. Elden yorulup kendine dönse, batağa saplanan kuzu gibi ne akı kalır ne pakı. Debelendikçe batar, battıkça kirlenir, bulanır.
Kendi başına, kendi başını kurtarmaktan aciz insan. Kendi başına, kendi başını yakacak kadar haylaz, aymaz, uslanmaz insan.
Bir de yanındakini alıp sürükler ya çöplüğüne. Bir cihaz olsa, içine sokulanın tüm ahlakını, eksiğini, eğrisini gösterse. Ne baş ağrısı kalır, ne gönül sancısı. Kimse korku nedir bilmez. Ne sakınılacak zarar, ne korunulacak tehlike kalır.
İyiler kapışılacağından değil. İçim görünecek diye her kişi kendini bala bulayıp, ak pak tuttuğu için. Sağınıza solunuza melek koydum, görüyor, biliyor bir de kaydediyor diyor Rab' bimiz, o zaman ya inanmıyoruz, veya daha çok var diye zamana güveniyoruz.
O cihazlar içlerimizde, özlerimizde. Tenhada diye başlar bir çok Hadisi Şerif, senin Rab' binle yalnız olduğun da der, o halin ne ise, o esastır. Başkalarının gözündeki değil. Makyajsız yüz gibi riyasız ruh, katışıksız, samimi hal ister bizden.
Yakalanmadığın sürece dünya senin, içindekilerde, hatta daha fazlası. Bu ahir zaman sloganı, öğüttü tüm erdemleri, nefsin deli rüzgarları da savurunca, insan insanın ağusunu alır sözü, insan insanın ağusu olura dönüştü. Derdini zehrini alır, şifa olur demekti. Şimdilerde, derdi olur, zehirler, canına sokulur, ciğerini çizer oldu.
Bezdirdiler, insanı insandan. Gülmek için dudağını bükecek mecali yok kimsenin. Ağlamak için kirpiğini kıpırdatacak takati.
Bezgin, biçare gönül, şifasıdır doğruluk,
Erdem kalmadı ise, gerisi külli yokluk...
- Pazartesi, Mayıs 16, 2016
- 2 YORUM



















